KAR

17 Ocak 2012


     Kar yağıyor İstanbul’a. Bunda şaşıracak ne var diyeceksiniz. Şayet Anadolu’nun kışlarını yaşamamışsanız, sizin için İstanbul’a KAR yağması önemlidir. Kar yağınca hayat durur. Kar bir mevsimin parçası değil de, külfettir, İstanbul’da.

     Anadolu öyle mi? Kış demek, KAR demektir.

     Anadolu’da elli yıl öncesinin bir sabahını hatırlıyorum. Penceredeki perdeler açıldığında her taraf bembeyazdı. Ağaçlar, kardan çiçek açmıştı. Kar’dan çiçek mi olur demeyin. Gönül gözü değil mi, nasıl isterse öyle görür. Perde mi? Perde de çok önemliydi. Şimdiki gibi, göstermelik, sadece aksesuar değildi. Evin, kızının, gelininin, hanımının, büyük annelerinin göz nurunu yansıtırdı. Mekânın mahremiyetini, dış dünyanın aşinalığına kapatırdı. Geceleri, kimi perdelerden sönük, kimi perdelerden daha canlı ışıklar yansırdı, bahçelere.

    Siz sormadan, ben söyleyeyim, evet her evin mutlaka bir bahçesi vardı. Kimi büyük, kimi ufacık, ama vardı. Bizim evimizin önde, içinde leylak, asma ve çam ağacının olduğu küçük bir avlusu, arkada da birkaç meyve ağacımız olan yine küçük bir bahçemiz vardı. O küçük bahçede, domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak, maydanoz, nane, tere, yeşil soğan yetiştirildi.

    Anadolu’da elli yıl öncesinin bir sabahını hatırlıyorum. Penceredeki perdeler açıldığında her taraf bembeyazdı. Babaannem (Rahmetli), Baba’ma (Rahmetli) yine çok yağmış diyordu. O’ karlara bakarken, sanki bir başkasına cevap veriyormuşçasına, ‘’İnşallah tellere bir şey olmamıştır’’ diyerek tedirgin tavrıyla konuşuyordu.

    Siz birde teller ne demek diye soracaksınız!

    Babam, POSTACIYDI. O dönemde P.T.T.’de çalışan, müstahdem, hamal, kaloriferci, müvezzi, hat çavuşu, teknisyen, muhabere memuru, veznedar, baş memur, müdür hâsılı halk, hepsine postacı derdi. Rahmetli o tarihte, baş memur, teller ise, hani o şarkılara konu olan Telgraf telleriydi. O tellerin karın ağırlığına direnemeyerek, kopması demek, haberleşmenin kopması demekti. Kopan telin bulunduğu yeri tespit etmek, onu yerine bağlamak da, özel yeteneğin yanında, başlı başına başka bir hikâyenin konusuydu.
 
    Biz karın beyazlığında gözlerimiz kamaşırken, O’ hâlâ ‘’İnşallah tellere bir şey olmamıştır’’ diye söylenmeye devam ediyordu. Annem (Rahmetli) bizi okula uğurlamak üzere kahvaltımızı hazırlarken, Babam posta haneye telefon ederek, tellerin kopmadığını öğreniyor, her zamanki gibi bağdaş kurarak, oturduğu yerde günlük sakal tıraşını oluyordu.

     Babaannem, yün atkısını örterek dışarı çıkmıştı. Sakın o karda nereye gidiyormuş diye sormayın. O günlerde, isterse kar her gün yağsın, önce avlunun karı, sonra dışarıya açılan bahçe kapısından yola kadar olan alan mutlaka süpürülürdü. Bu işi herkes kendi evinin önünde istisnasız yaparken, çarşıdaki esnafta, kaldırımları ve işyerinin önünü mutlaka kardan temizlerdi. Bunları yapmamak ayıptı.

     Hani modernlikten, medeniyetten, teknolojiden bahsediliyor ya sakın inanmayın. Yollarımızın bazıları toprak, bazı sokaklar yeni yeni parke taşları ile döşeniyordu. Ana caddelerimiz henüz asfalt yapılmıştı. Her ne kadar, kardan sonra yer yer çukurlar açılsa da. Ancak, toprak yollarımızda ki, çamuru bir tarafa bırakırsak, yürüdüğümüz hiçbir yerde ayaklarımız ıslanmazdı. Nedenine gelince, modernlik, teknoloji yoktu ama dönemin görevlileri yolun nasıl yapılacağını biliyordu. Yol inişine, yokuşuna, düzlüğüne göre, ya balıksırtı, ya da dere şeklinde yapılırdı. Yağmur ve kar suları da, ya ortadan, ya da, yolun iki yanından akıp giderdi.

    Bugünün bütün imkânlarına rağmen, İstanbul’da en merkezi yerlerde dahi caddeleri ayaklarınız ıslanmadan geçemezsiniz.

    Elli yıl öncesinin bir sabahını hatırlıyorum. Penceredeki perdeler açıldığında her taraf bembeyazdı. Kar yağar, ama hayat durmazdı. Kar acılarımızı örter, sevinçlerimize ışık katardı.

    Kok kömürü sırasını, odun kırmayı, odun ve kömür taşımayı da bir başka zaman anlatırız.

    Tek bir sobayla, bütün bir evin ısıtılmasını, bir tek maaşla sekiz nüfusun nasıl geçindiğini, bir memurun, iki yakasının bir araya gelmesini de, yine başka bir yazımızın konusu yaparız.

     Bugün İstanbul’a KAR yağıyor. Elli yıl öncesinin Erzincan’da KAR yağan bir sabahını ve de, ONLARI RAHMETLE, bir daha yâd ederek, hatırlıyorum.

Kenan Mutlu Gürses

Kenan Mutlu Gürses © 2011 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön