''TÜRK ORDUSUNUN AZERBAYCAN'A YARDIMI''

25 Ocak 2013


Bilmiyorum…! İçinizden kaç kişi KARA OCAK KATLİAMINI hatırlıyor? O acı dolu geceyi, 19 Ocak 1990’ı, 20 Ocak 1990’a bağlayan geceyi soruyorum. Sovyet ordusunun AZERBAYCAN’IN başkenti BAKǙ’YA girerek, gerçekleştirdiği KATLİAM gecesini soruyorum. 143 –YÜZ KIRK ÜÇ- AZERÎ TÜRK kardeşimizin katledildiği geceyi soruyorum.

Kaç kişi hatırlıyorsunuz?

O acının yıl dönümünde kim veya kimler bu acıyı dile getirdi? Kim veya kimler bir-kaç kelimecik yazdı?

Var mı duyanınız? Var mı okuyanınız? Herkese soruyorum, var mı?

O gün, neler kutlanmış? O gün kimler anılmış? O gün neler anlatılmış?

Görecek gözünüz var ise, dönüp o güne bir bakın…

Hani, AZERBAYCAN CAN’DI!

Hangi ve nasıl CAN?

Yazacak kelime bulamıyorum. Petrol lâzım mı? Enerji koridoruna bağlanacak mıyız? Doğalgaz’ın fiyatı kaç dolar olacak? Tabii, bunlar sizi ve sizi yönetenleri çokça ilgilendirir!

İfade edilecek ve söylenecek o kadar çok AZERBAYCAN konusu var ki, hangisini ele alsam, bir türlü karar veremiyorum. En iyisi, belki bir nebze anlaşılır diyerek, AZERÎ TÜRKLERİNİ tanımanız için; Eski TANİN GAZETESİ, Başyazarlarından MUHİTTİN BİRGEN’İN hatıralarından bir bölümünü, o ulvî değerlendirmelerinize sunayım!


‘’Birinci Dünya Harbi sonunda Türk ordularının Kafkasya’yı istilâları sırasında, Azerbaycan Türkleri, kendilerin Ermeni komitecilerin satırından kurtaran ağabeylerinin her istediklerini, münakaşa etmeden kabul ediyorlardı. Ancak, İttihat ve Terakki hükûmeti, Kafkasya da ne istediğini ve ne istemesi münasip olacağını iyi tayin etmiş bulunmadığı gibi, hâkim olan Enver Paşa nüfuzu altında, en makul olan şeyi istemeyi beceremiyeceği de muhakkaktı. Zaten, bu devir kısa sürmüş, bir müddet sonra, mağlubiyet ve mütareke devri gelerek Türkiye Kafkasya’yı tahliyeye mecbur olmuştur.

Türk ordusu çekilirken, Azerbaycan da kendi kuvvetlerine istinaden millî bir devlet ve hükûmet kurmuş bulunuyordu. Bu suretle, İstanbul’da bir devlet yıkılırken Kafkasya’da küçük bir Türk devleti kurulmuş bulunuyordu. Bu devletin nüfusu az, hududu küçük olmakla beraber, memleketi zengin, iktisadî kuvveti büyük ve nüfuzu da Kafkasya’da kuvvetli idi. İşte, bunun içindir ki bir tarafta kaybettiği dâvayı öbür taraftan müdafaa etmek sevdasına düşmüş olan Enver Paşa, İstanbul’u terk edip Kırım sahillerine ayak basınca, en evvel, Kafkasya’ya geçmeyi ve orada Azerbaycan’ı eline almayı düşünmüş ve bu emelinde iki defasında da muvaffak olamamıştı.

Enver Paşanın hesapları esassız değildi. Bu memlekette Türkiye’nin o tarihteki nüfuzu büyük, Azerî Türklerinin bizlere ve bilhassa İttihat ve Terakkiye karşı teveccühleri hudutsuzdu. Enver Paşa, Azerbaycan’a girdiği takdirde herkesi etrafında toplayabilirdi. Çarlığın istibdadına rağmen içinde kuvvetli bir demokrasi ruhu taşıyan bu memleketi idare edebileceği çok meçhul bulunmakla beraber, Enver Paşa Azerbaycan’a gidebilseydi, işleri eline alacağı muhakkaktı. Bence, Türkiye’yi Türkiye haricinden kurtarmak fikri boş bir hayal idi. Millî bir kütle için, harp sonu mücadelesi, ancak tamamen millî bir hareket şeklinde olabilirdi.

Enver Paşanın tasavvur ettiği şey, yani şahsî nüfuz ve otoriteye istinat eden ve hedefi yerine göre değişmiş bir hareket, nihayet macera mahiyetinde bir hamle olmağa mahkûm idi. Bununla beraber, Enver Paşa bu macerayı tecrübede tereddüt edemezdi. Çünkü bir şeyler yapmadan duramıyacak olan bir insan için yapılacak şeyler arasında en makûl görünen de bu idi.

O bunu yapamadı. Fakat Bakü’deki millî devlet hareketi de Türkiye’nin müdahalesinden kendisini kurtaramadı.

Azerbaycan’ın ve umumiyetle Kafkasya’nın tahliyesi esnasında bir taraftan Türk kuvvetleri çekilirken, bir taraftan da İran’dan gelen İngiliz kuvvetleri Bakü’ye yerleşmişlerdi. Bu sıralarda yavaş yavaş kurulmaya başlayan millî Azerbaycan hükümeti için de en büyük mesele, zengin olmakla maruf bulunan bu memleketi icabında müdafaa edecek bir kuvvet vücuda getirmek olmuştu. Bu kuvveti vücuda getirmek için en iyi istifade edilecek kuvvetin Türk ordusu unsurları olacağını gördüğü için, bunlara müracaat etti. Bunlardan bir kısmı orada kalarak Azerbaycan teşkilâtında çalışmayı kabul ettiler.

Bu suretle, bir takım Türkler Azerbaycan’da kalmış oluyorlardı. Bunların içinde bazı generaller de vardı. Bir müddet sonra, İstanbul’da Bekirağa bölüğünden kaçan Halil Paşa ile Küçük Talât da Anadolu ortasından geçerek Bakû’ya kadar gitmeğe muvaffak olmuşlardı. Bakû ile Anadolu arasında hiçbir Gürcü ve Ermeni köyüne uğramadan, bütün Türk köylerinde misafir olarak seyahat etmeğe müsait bir Kafkas koridoru bulunması, bu nevî seyahatleri gayet kolay ve emin bir iş yapmıştı. Komiteci İttihat ve Terakki unsurlarından Nail de bunlarla beraberdi. Bu suretle Azerbaycan’da, siyasî, gayrı siyasî insanlardan mürekkep bir hayli Türk toplanmış oluyor ve bunların içinde de, tabiatı ile en nüfuzlu unsurlar, ittihatçılardan mürekkep bulunuyorlardı.

O sıralarda, Azerbaycan’da Türkiyeli Türk olmak, büyük bir imtiyaz sahibi bulunmak demekti. Azerîlerin, büyük kudrette ağabeyleri olarak tasavvur ettikleri bir Türk, orada ancak izzet ve ikram görürdü. İster zabitlik ve polislik gibi hizmetlerde çalışan insanlardan olsun, ister Halil Paşa ve Küçük Talât gibi muhacir ve mülteci unsurlardan bulunsun, Azerî hükümeti, her Türkü, ya kendisine doğrudan doğruya bir yardımcı yahut da izaz ve ikram edilmesi lâzım gelen büyük ve imtiyazlı bir misafir olarak kabul ediyordu. Ev veriyor, evine hizmetçiler tahsis ediyor, masrafını ve cep harçlığını temin ediyordu. Harbin bütün tahribatına rağmen zengin kalan ve pek çok zengin insanı bulunan Bakû, bütün Türkler için, o zamanki karışık ve dalgalı dünya içinde, en emîn ve rahat bir liman vazifesi görmüştür.

Ben o zamana ait hâdiseleri bizzat yaşamadım.

Bütün bu bahsettiğim şeylerle aşağıda nakledeceğim hâdiseler, Kafkasya’da iki buçuk sene süren ikâmetim esnasında çok muhtelif muhitlerde, çok muhtelif fikir ve histe insanlar ağzından dinlenmiş olan hikâyelerin hülâsasıdır. Azerîlerin bizlere karşı göstermiş oldukları izzet ve ikramın derecesi hakkında bir fikir vermek için, şahsen gördüğüm şeylere ait pek çok hikâyelerden bir tanesini nakledeyim:

1921 Ağustosunda, Moskova’ya gittiğim sırada trenimiz Bakû’ya geldiği zaman, istasyonda etrafımda bir kalabalık peyda oldu. Orada bulunan insanlar benim misafir bir Türk olduğumu anlamışlar, hep birden beni seyrediyorlar ve bana yardım etmek istiyorlardı. Biraz sonra, yanıma sokuldular, konuşmağa ve hizmet arz etmeğe başladılar.

Fakat benim derdim, Bakû’dan Moskova’ya kadar bir hafta mı, on gün mü süreceği belli olmıyan şimendifer yolculuğu (O zaman böyle uzun sürerdi!) için, Bakû’dan komanya tedarik etmekti. Biraz yiyecek ve biraz da maden suyu ve saire almak istiyordum. Bunları nereden tedarik edebileceğimi sorduğum zaman da:

- Bugün Cuma, her yer kapalıdır!..

Dediler. Sonra, düşündüler ki ben yolcuyum ve bir kere şimalî Kafkasya’yı geçersem, yolda yiyecek bulacağım şüphelidir. Buna bir çare bulmak lâzımdır. Aralarında bir istişare ve bu kalabalığın yarısı ortadan kayboldu.

Yarım saat sonra, herkes dönmeye başladı: Maden suyu, ekmek, tavuk, et, börek, karpuz, üzüm, hülâsa İstanbul’un fakir mahallelerindeki bir bakkal dükkânına sermaye teşkil edecek kadar çok şey geldi. Benim kompartıman dolduktan maada, bazı şeyleri de koridorlara koymaya mecbur olduk. Ben bu kadar yiyeceği ne yapacağımı, bunlara lüzum olmadığını söyledikçe, onlar bir yandan getirip:

- Eybi yoh! Yol uzun çeker, yiyersin! Dediler ve mütemadiyen doldurdular! Bunlar, alelâde insanlardı. Türk’e hizmet ve ikram etmek lâzım! Yalnız bunu biliyorlardı. Evlerine koşmuşlar ve o dar ve fakir günlerde, ne buldularsa alıp getirmişlerdi.

- Pul? (Para)
- Hansi pul? Konuhtan pul almak olar?

Diyorlar ve para almayı reddediyorlardı. İçlerinde Sekili Rıza Kuli isminde bir köy hocası da vardı. Benimle Hâmidin ve Tevfik Fikret’in şiirleri hakkında konuşmaya başladı. Bu husustaki malûmatını bana gösterdiği için bu Rıza Kuli, o gün ne kadar mesuttu!

Türkiyeli bir Türk, bu basit insanların nazarında fevkalâde bir şeydi; ona hizmet etmek, onun izaz ve ikramında bulunmak, bunlar için en büyük bir borç hükmünde idi. Onu seve seve yaparlardı.

Türkleri bu kadar seven ve fakir zamanlarda onlara bu kadar hürmet gösteren Azerîlerin, zengin zamanlarında, bizimkilere karşı göstermiş oldukları izzet ve ikramın derecesini artık siz tasavvur ediniz!

İşte, bu Azerbaycan içinde bizimkilerin oynadıkları siyasî bir rol vardır ki şimdiye kadar Türkiye’de hiç bahsedilmemiş olan bu meseleyi bu hatıralar arasında, başka bir yazımda kısaca nakledeceğim. Çünkü tarihin her şeyi olduğu gibi bilmesi lâzımdır.’’

Kenan Mutlu Gürses

Kenan Mutlu Gürses © 2011 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön