KAZIM KARABEKİR'LE DEVAM -III

04 Haziran 2011


 ‘’Ben de Gürcüyüm’’ ‘’Türk Milliyetçiliğine karşıyım’’ diyen bir Başbakan. Şehit kanları ile sulanmış bu kutsal topraklarda bugün ki hayatımızı bize bahşeden, bunun için Gürcülerle savaşırken canını ortaya koyan Kâzım Karabekir Paşa’nın ve binlerce ŞEHİDİMİZİN acaba kemikleri sızlamaz mı?

    Bizi kimin ne olduğu değil! Tarihin ne dediği ilgilendiriyor. Benim aklım karışıyor. Her neyse, sizin de aklınızı karıştırmadan, yazımıza kaldığımız yerden devam ederek, Kâzım Karabekir Paşanın söylediklerine bakalım:

 ‘’  Meselâ orduda daha 1924 te kararlaştırılan (İlim ve irfan komisyonu) benim başkanlığım altında teşekkül etmiş iken, şimdi gene bu mevzuda verdiğim lâyihalar hiç dikkat nazarına alınmıyordu. Bu hâli birçok defalar erkân-ı harbiye-i umumiye riyasetine şikâyet ettim. Avrupa ordularında askerî idare işleri mütemadiyen islâh edilerek değişirken bizde de hiç olmazsa tecrübeli komutanların belli zamanlarda <<askerî-şura>> halinde toplanıp demiryolları vesair müesseselerle askerî teşkilât konusunda incelemeler ve yenilikler yapması gerektiğini teklif ettim. Ankara da, ordu müfettişi olarak bulunduğum zamanlar dahi, meselâ demiryollarının sevkülceyş istikâmetleri konusunda fikrimin sorulması şöyle dursun, hiçbir şeyden haberim bile olmuyordu. Bu halleri Gazi paşa hazretlerine de, İsmet paşa hazretlerine de vakit vakit şikâyet ettim.

     Bilhassa askerî mekteplerimizin islâhı hakkında, tecrübeli arkadaşlarla komisyonda hazırlamış olduğumuz lâyiha da hiç ka’le alınmamış ve toy bir maarif vekilinin ceffel kalem bir darbesi ile bir kenara atılmıştı. Buna da çok müteessir oldum. Bir ordunun temeli, zabitleridir. Umumî harp tecrübeleri üzerine, her devlet askerî mekteplerini mükemmelen tensik ile çoğaltırken, bizim tecrübesizce kararlarla mevcudu bile sarsıntıya uğratmamızın vehametini büyüklerimize anlatmaya çalıştım. Bu hususta, askerlikten çekilerek, fikirlerimi meclis kürsüsünden müdafaaya kadar gideceğimi, erkânı harbiye-i umumiye reisi Fevzi paşa hazretlerine söyledim.

    Üzerimde İstanbul mebusluğu sıfatı vardı. Bir aralık her iki vazifeyi de omzumdan atarak bir köşeye çekilmeyi düşündüm.

    İstiklâl mücahedesinin ilk günlerindeki o büyük karşılıklı sevgi ve itimat ne hâle gelmişti? Düşününüz, ordu müfettişiyim, mektuplarım açılıyor, çalınıyor, madunlarıma karşı küçük düşecek vaziyetlere sokuluyorum. Bunları Millî müdafaa vekâletine şikâyet ve protesto ettim.

    Mütemadiyen fena vaziyetlere düşürülüyordum.

    Bana en elîm gelen darbe bir gün Gazi paşa hazretlerinin, beni belli bir saatte kabul edeceklerken, bir saaten fazla bekletmiş olmalarıdır. Bundan sonra, artık bir takım ahlâksız tüfeylilerin tahriklerile eski samimiyetten eser kalmadığına kâni oldum.

    Gazetelerde, benim İstiklâl Harbindeki hizmetlerim de yok edilmek isteniyordu. Buna da ehemmiyet vermedim.

    Fakat; teftiş harcırahlarımızın kesilmesi ve arkasından, <<Düstur>> un bilmem kaçıncı maddesi gereğince: <<teftişe çıkmadan evvel millî müdafaa vekâleti ve erkân-ı harbiye-i umumiye riyasetinden izin alınması>> emirleri beni me’yus etti.

    Lâyihalarım ve şifahi ricalarımla gösterdiğim hüsnüniye, aksine üzerime tazyiki arttırıyordu.

   Son bir vazife olmak üzere ne yapabileceğimi düşündüm. Meclisteki vazifeme gitmek ve orada, her iki taraf arkadaşlarımla, millî mücahedenin iptidasında, - Sivas kongresini müteakip yaptığım gibi- bir samimiyet bağı olmak, kararını verdim.

      Fakat Gazi paşa hazretlerine gitmeğe artık hiç cesaretim yoktu. Bana karşı eski samimiyet ve itimadının katiyen kalmadığını görüyordum. Haşin bir muameleye maruz kalmak ve kalbimi rencide edecek sözlere muhatap olmaktan îctinap ettim. Ordu müfettişliğimden istifamı doğrudan doğruya erkân-ı harbiye-i umumiye reisi Fevzi paşa hazretlerine gönderdim. Meclise gelmekle beraber İsmet paşa hazretlerini de ziyaret ettim. Cumhuriyetin yıldönümü bayramı günü Gazi paşa hazretlerini meclisteki makamlarında ziyaretle tebrikat ettim. Benimle ve durumumla âlakadar olmadıklarını ve ordu müfettişliğinden çekilmiş olmamın hüsnü telâkki edilmiş olduğunu ve bana karşı davranışlarından <<lâzım geldiği kadar istiskâl edildiğimi ve askeri vazifemden çekilmem için âdeta itildiğimi hissetmekle haklı olduğumu>> bir daha anladım.

      Gazi paşa hazretlerinin arzularına aykırı bir şey yazamayacaklarını tahmin ettiğim (Hâkimiyeti Milliye) ve (Cumhuriyet) gazeteleri, Rauf bey ile bazı arkadaşlarının behemahal bir muhalif fırka (parti) kurmaları için ısrar ediyorlardı.

     Eğer Gazi paşa hazretleri eski samimiyeti yenilemek arzusunda olsalardı, ben meclise geldikten sonra bütün cihana karşı dostça anlaşıp birleşmek veyahut herhangi bir <<fikir ayrılığı dolayısile muayyen bir muhalefet fırkası teşkilini>> tahakkuk ettirmek, siyasî tarihimiz için büyük bir muvaffakiyet ve Gazi paşa hazretleri için de, daha büyük bir şeref sağlamış olurdu. O zaman Gazi paşa: <<Ben millet babasıyım>> deyip o makamda cihana karşı samimiyetiyle hepimizi teshîr ederdi.

    Ben meclise gelince, Rauf beyin yanına oturmuştum. Bu, bana dehşetli hücumlar için bir sebep oldu ve << Henüz yerine tayin olunan ordu müfettişi, vazifeyi devrî teslim almamıştır>> diye, benim bir müddet meclis müzakerelerine katılmama mâni olundu. Mütemadiyen, muhalif fırka kurulsun, denilip duruluyordu. O sırada hakîkaten Halk Fırkasından istifalarla, muhalefet fırkası teşkilî teşebbüsleri de başladı. Fakat ben bu vaziyette, ne olup bittiğini bilmiyordum. Yerime tâyin olunan vekilin bir an evvel gelmesini bekliyordum. Nihayet geldi. Vazifeyi kendisine devredip, meclise döndüğüm zaman, muhalefet fırkası kurulmuş olduğu halde, ben Halk Fırkasından istifa etmedim. Lâkin malûm Halkçı gazeteler bir takım îmalarla benim gibi <<çıkmayanların zorla çıkarılacaklarını>> yazıp duruyorlardı. Bu durum karşısında bence yapılacak şey taayyüm etmişti; Halk Fırkasından istifa ettim Terakkiperver Fırkasına girdim. İlk seçimde de bu fırka riyasetine seçildim. Bence bu vaziyette de, anlaşmazlıkların gene karşılıklı samimiyetle halline imkân vardı.

     Gazi paşa hazretlerinin <<Halk fırkasının reisiyim>> diye ilânda bulunduğu o muhalefet fırkasının kurulmasına pekâlâ mâni olunabilirdi. Hâlbuki hükûmet <<Cumhuriyet idaresinin feyizli tecelliyatındandır>>  diye bu fırkayı âdeta tebrik ve teşcî ediyordu. Fırka işte bu şekilde faaliyete başladı. Malûm müfrit Halkçı gazeteler de aleyhimdeki neşriyatlarını şiddetlendirdiler. Artık açıkça anlaşılıyordu ki, pek kısa zaman evvel, müşterek dâva uğrunda hayatlarımızı birlikte feda ettiğimiz bazı arkadaşlar ve bilhassa Gazi Paşa hazretleri bana karşı tamamile teveccühlerini kaybetmişler ve suizanda bulunuyorlar.

      Mâhut gazetelerden biri: (maskaralık) başlıklı makalesinde benim; padişahçı, halifeci, mutaassıp ve geri fikirli bir insan olduğumu âlenen yazıyordu.

    Maazallah hepimiz mahvolurduk.

    Geçen sene, İsmet paşa hazretlerine yazdığım bir mektupla, bu hallerden şikâyet etmiş ve demiştim ki;

    << Bu kabil adamların şimdiye kadarki tezvirlerile işte bu hale geldik. Bu tufeylilerin üzerimize bu şekilde saldırmaları sizler için acı bir talihsizliktir. Bunlara yüz vermeyiz. Vaktile Dergah mecmuasında, Müslümanları beş vakitte camilere sokan tekkelere, dervişlere hürmet telkin eden ve mavi rengi takdisle millî rengimizle bir tutan ve Sakarya ricati günlerinde, İstiklâl mücahitlerini Rum garsonlarile, Bulgar komitacılarına benzeten bu gibi (teceddüt perver) insanlar aramızdan çıkarıldıktan sonra, bizzat karşı karşıya gelip görüşülmek suretile, eski samimiyetin iadesi mümkündür.>>

    Bu mektubu yazıp gönderdikten sonra, bu toplantı senesinin başında Ali Fuat (Cebesoy) paşa ile birlikte İsmet paşaya gittik. Memlekette bir çok yeniliklere girişildiği bu sırada, bir çok harici meseleler de varken, mecliste halâ fırkamızın kapatılması gibi hususlarla çekişmekliğimizin doğru olmayacağını ve vatanî işlerle bizim de ayrı gayri tutulmayacağımız meclis kürsüsünden açıkça ifade edilmiş olmasına rağmen, mahut iki gazetenin fırkamızı hâla suikastçılıkla ittiham etmekte oluşlarını önlemek gerektiğini söyliyerek <<bunları açıkça tekzip ediniz>> dedik. İsmet paşa ile bu görüşmemizi, bir ikincisi takip etti. Her iki mülâkatta samimî oldu. Biz bu vaziyette Gazi Paşa hazretlerinin bizimle görüşmek arzusunu belirtmelerini beklerken, ertesi günkü gazetelerde: <<muhâlefet fırkası dahâlet etti> gibi hepimizi inciten bir takım beyanat karşısında kalarak, müteellim olduk. İşte söyleyeceklerim bunlardan ibarettir.

     Kâzım Karabekir paşa, mahkeme ilk sorusunu bu şekilde cevaplandırdıktan sonra, <<sui kast teşebbüsünü>> konusundaki soru için de aynen şöyle demişti:

    << Kan dökmek suretile bir iktidar mevkiini elde etmek hakkındaki mütalâayı hayretle karşılarım. Maâzallah Gazi Paşa hazretlerine karşı bir suikast vaki olsaydı, iktidar mevkiine kim geçecekti anlamadım. Ziya Hurşit’in, Terakkiperver Fırka âzasından birinin kardeşi ve onun Ankara’da Terakkiperverlerle temas etmiş olması, suikastin, (def’aten) Gazi Paşa hazretlerile, Terakkiperverlere tevcih olunduğunu gösteriyor. Yani aynı zamanda, hepimiz mahvolacaktık. Baştan nihayete kadar pek âdice bir şekilde tersim olunmak istenilen bu melun hâdisenin, hangi menfur istikâmetten geldiğinin açıklanması, bütün cihana ve bilhassa Türk Cumhuriyetinin şerefle başlayan tarihine karşı hakikaten borçtur.>>


Kaynak: Yakın Tarihimiz, Feridun Kandemir.

Kenan Mutlu Gürses

Kenan Mutlu Gürses © 2011 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön