SORUMLULUK-SORUMSUZLUK ve ÜÇ VATANDAŞ

31 Ağustos 2015


      Vatandaşın biri:

      “Kaht-ı rical yani devlet adamı yokluğu.
Millet olarak bu sıkıntıyı tarih boyunca hep yaşadık ve yaşıyoruz.
Bu öylesine bir illettir ki yıkılma ve çöküşlerin, geri düşme ve bozgunların ana sebebi olmuştur.
Buna; "Canım memleket siyasetçiden geçilmiyor. Kahvehanelerde bile öyle siyaset yapanlar var ki parası olsa listeye girip vekil olsa o zaman gör siyasetçiyi" diye itiraz edebilirsiniz. Zaten, işin püf noktası da burası.
Devlet terbiyesi; umur-ı devlete hizmet, esrar-ı devlete riayetle kesb edilir.
Sokakta kahvede öğrenilemez. Sokak kemancısından orkestra şefi olmaz. İyi niyetle de keman çalınmaz.
Zira "Devlet adamlığı" siyaset adamlığının çok çok üstünde bir mertebedir.
Devlet adamı devleti, siyaset adamı siyasetini yüceltmeye bakar.
Devlet adamı devletin bekası uğruna kardeşini ve evladını kurban eder, siyasetçi ise devleti evladına kurban eder.
Benim siyasetten nefret etme sebebim hep bu olmuştur. Siyaset gizli ben, devlet aşikâr bizdir. Siyaset bir grubun menfaati, devlet ise tüyü bitmemiş yetimin geleceğidir.
Devlet adamı olmak iyi yetişmeye ve üstün özelliklere sahip olmaya bağlıdır.
Siyaset adamı olmak ise; hitabete, paraya demogojiye, yalana ve bunları temin edecek işlerdeki hünere bağlıdır.
Bu satırlar hiç bir siyasetçiyi hedef alarak yazılmadı.
Gizli ve kurnazca bir hakaret ya da gönderi maksadım ise Allah biliyor ki asla ve kat'â yoktur.
Çünkü siyaset için değil devletim için kaygılanıyorum.
Aşırı derece de politize olmuş ve kamplaşmış toplumda bu düşüncelerin beğenilmeyeceğini de tahmin ediyorum.
Mübarek cuma günü hürmetine Allah, devletimizi ve milletimizi Devlet adamı olamayan siyasetçilerin şerrinden korusun.”

      Bu temenniye katılmamak mümkün mü?

     Kendi ideolojisi, kendi dünya görüşü üzerinden, takım tutar gibi CUMHURİYET’E lâf edenleri, o küçük akıllarınca toplumu yönlendireceklerini düşünenlere ne demeliyiz. İşte onlardan;

     Vatandaşın biri:

       “ Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını tanıyan(!) Lord Curzon’a Avam Kamarasında tepkiler gösterildiği zaman Lord Curzon “Evet baylar istiklal verdim. Fakat buna karşılık tüm maneviyatı ellerinden aldım. Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şapka giydirilmesi, Latin harflerinin kabulü, Kur’an-ı Kerim’in mekteplerden kaldırılması, kadınların memur, mebus, avukat olması, aile idaresinin erkeklerden alınıp kadına verilmesi, her içkinin ve fuhuşun serbest bırakılması, futbolun sahneye çıkması gibi daha nice değişiklikler kabul edildi. Bütün bu devrimlerle birlikte Müslümanlık 40-50 yıl sonra yasak edilecektir. Müslümanlık kaybedip Hıristiyanlık kazanacaktır” demiş diye bir yerlerde yazıyor.

      Derler ya, “şimdi ben bunun neresini düzelteyim”.

      Doğru olan; Lord Curzon’un, (1859-1925) Sevr’in o KAPKARANLIK maddelerini devam ettirmeye çalışması, TÜRKİYE’NİN her talebine karşı çıkmasıdır. Ancak, LOZAN’DA 23 Nisan 1923’de tekrar başlayan, o her şeye karşı olan, uzlaşmaz İngiltere temsilcisi Lord Curzon artık görüşmelerde BULUNMAMAKTADIR. Ve 24 Temmuz 1923’de de Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

     Demek ki, tarihi çarpıtanların kaleminden okuduğunuz da, hâlâ CUMHURİYET’E karşı çıkanların peşinden koştuğunuz da, CUMHURİYET’İN nimetlerinden istifade ederek, nerelere ulaştığınızı da unutursunuz.! Tabii, 1917 tarihli Balfor Deklarasyonu da, 1918 tarihli Wilson Prensipleri de, neden yazılmıştır? Ona hiç dönüp bakmazsınız! Ve yukarıda kasıtlı olarak saymağa çalıştığı kanunların da Lord Curzon’la hiç ilgisi yoktur. Meselâ, Kadınlara çalışma hakkı ilk defa 1913 de verilmiştir. Bunlardan bir diğeri 1930-33 de değiştirilmiştir. Kaldı ki, Lord Curzon kâhin de değildir.

      Bir başka vatandaş:

      Bugün geldiğimiz noktayı ve bütün olumsuzlukları Halkevlerine ve Devrim kanunlarına yüklemeye çalışıyor. Bunları söyleyenler, öncelikle, kaç kilometre kare topraktan, kaç kilometre kare toprağa gerilediğimizi, kaç milyon nüfustan, kaç milyon nüfusa geldiğimizi, o acı noktaya hangi basiretsizlerin, kabiliyetsizlikleri sonucunda, hangi elemlere katlanmak zorunda kaldığımızı düşünmek istemiyor. Veya işlerine öyle geliyor!

      Efendim, “bir kültürün, hayat tarzının devlet tarafından toplumdan dışarı atılması ”ve “sadece Kürt sorunu ile sınırlı olmayan bu ötekileştirme uygulamasının mazisi çok geride” olarak değerlendiriyor. Hızını alamıyor, “Son bir asır sosyal hayatımızda kitlelerin sadakatini çatırdatan –gerçek kutsal din değil cumhuriyet inkılâbı, bu inancın mabedi de Halk evleri- olarak özetlenen, bütün medeniyet birikimlerimizi inkâr eden uygulamalardır”  “Fiilen işgal edilemeyen ülke zihnen sömürge yapıldı.” “Kitlelerin millet duygusu ile olan sadakat bağı zedelendi, nesiller boyu edebiyat diye Homeros, tarih diye Hitit, hain diye Osmanlı okutuldu? Ne Diyarbakır’da ki ne Konya’da ki çocuk Oscar Wilde’dan önce Mevlana’yı ve Ahmed Cüzeyri’yi okumadı” diyor. Ve devam ediyor “Kitleler aidiyet duygusunu kaybetti.” “Şimdi kayıp bir medeniyetin ruhsuz fırtına çocukları ile boğuşuyoruz” “Milletin hafızasından silinen pek çok hatırayı kısa sürede kolayca ve sıkışınca yeniden yerine koymak mümkün mü? Birlikte yaşamak ruh birliğine dayanır diyor Ernest Renan, millet anlayışının, milletin fertleri arasındaki –birlikte yaşama duygusunun bir ortak kültüre, bir ruh birliğine- dayandığını belirtmişti.” Şeklinde devam ediyor.

      Yazısının, belirli bölümlerine, kendi dünya görüşüne saygı duyarak katıla bilirsiniz. Fakat katılmayacağımız öyle bir şey var ki, ifade etmeden geçemeyeceğim. Bu sevgili arkadaşım edebiyatı bilir. Hayatın her türlü mutluluk ve acısını da yaşamıştır. En az 5-6 kitap yazmıştır. Benim isyanım, benim karşı çıkışım da işte buradan kaynaklanıyor. Her şeyden önce FİKRİ, getirip bir siyasi partinin düşünce doğrultusuna yerleştiriyor. Halk Evlerinin topluma neler kazandırdığını çok iyi bildiği halde, bugün ki siyasi bakışıyla karalamaya çalışıyor. En önemlisi CUMHURİYET’İN eğitim sisteminde ÖZ DEĞERLERİMİZİN tanıtılmadığını, öğretilmediğini hususunu bir anlamda haklı olarak tenkit ediyor.

      Ancak kendisi eserlerinin hemen hemen tamamın da ve de söz konusu bu yazısında da bütün fikirlerinden yararlandığı kişiler hep yabancılar oluyor. Bu yazı da ki; Ernest Renan gibi.

     Yukarıda başka şeyler söylerken, kendisi yazı ve kitaplarında vermek istediklerini, bakın kimler üzerinden değerlendirerek anlatıyor:

     “Mark Twain-Les Brown-Malcolm Gladwell- National Geoprach-Dr. Joyce Brothers-John C. Maxwell-Dr. Spencer Johnson-Jamies Alphanso Escalante-Angela Lee-Rita Pierson-Bernard Malamud-W. Clement Stone-Victor Serebriakoff-Phillps Brooks-Thomas Jefferson-M.Gladwell-Aldous Huxley-William Osler-Anthony Robbins- gibi, O’nun, fikirlerinden yararlandığı isimleri, uzunca liste halinde yazabilirim.

      Ben doğru fikrin nasıl, nereden ve kimden alındığına karşı değilim. Yukarıda ki isimlerin eserlerini okumak, oradan cımbızla fikirleri yakalamak, sonra onları yazıya veya kitaba dönüştürmek, mutlaka takdir edilmeli. Bu yapılırken, bir siyasi partiye hoş görünmek için de arkasından “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”  dedirtmemeli.

       Yarının gençleri, bu sevgili arkadaşımızın eserlerini okurken, O’nun yaptığı gibi neden kendi değerlerimizin fikirlerinden yararlanmadığını sorguladıklarında, acaba nasıl bir cevap bulacaklardır?
 
 Akşemseddin, Ali Kuşçu, Ebu’l Vefa, Farabî, Fergani, Harizmi, İbni Battuta, İbni Haldun, İbni Sina, İbni Türk, İdrisi, Tusi, Razi, Uluğ Bey  ve diğerleri neden yok diye de soracaklar mıdır?

Yoksa bırakalım bütün bunları SORUMLULAR MI düşünsün diyeceklerdir.

      30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun.


      Vefat eden, Servet Kabaklı ’ya Allah’tan rahmet, ailesine, Türk Dünyasına sabır ve başsağlığı diliyorum.

 

Kenan Mutlu Gürses

Kenan Mutlu Gürses © 2011 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön